Sürrealist Bir Ahlak

manray

Kant’a göre Tanrı, ancak aklın var ettiği, onun aracılığıyla düşünülebilen bir şey. Akıl bunu arzulama yetisinde temel alır. Aynı şekilde özgürlüğü de. Özgür değilsen, ahlak yoktur. Ya da ahlaklı olma halinin üst formu mutlak değilse, ahlaklı olunmaz. Ya da anadan babadan görülenle, tepeden inen yasalarla ahlaklı olmak mümkün değildir.

         Ulus Baker

“Organ nakli olarak babadan oğla penis transferi”, “evlilik dışı ilişki”, “bir kitaptaki ya da bir sanat eserindeki alegorinin genel ahlaka aykırı olması dolayısıyla yargılanması” ve çoğaltılabilecek bir çok palyatif gündem başlığı. Hepsinin birleşip tıkandığı ortak nokta ise “ahlak”.

Yalnız burada söz konusu olan “toplumsal” bir ahlak. Toplumsal ahlak nedir diye uzun uzadıya kafamı kurcalıyorum. Sonunda genelin, sınırlarını belirleyip, doğruluk ve doğallık gibi göreceli kalıplar içine soktuğu, cinselliğin “sınır” ihlali gibi bir belirsizliğe eriyorum. Nietzsche’nin dudakları arasındaki bir fısıltı geliyor kulağıma “genel için geçerli olan bir ahlak sistemi ahlaksızlıkıtır”, bunun üstüne belirsizlik daha da artıyor.

Diyelim ki ahlak bireysel bir durum değil ve determinist (ve çokça da pragmatik) bir anlayışla; toplumsal bir durum; o halde toplumsal ölçekte tırnak içinde cinselliğin sınır ihlalinden evvel, toplumu bir arada tutan başka ahlak ölçütleri olması gerektiği zorunluluğu geliyor aklıma. Misal kamusal alanın kullanımı, çoğunluk tiranlığı daha mikro ölçekte ise birinin temel hak ve hürriyetlerini (özellikle Anayasa ile güvence altına alınmış olanlar) göz göre göre gasp etmek, kolektif olan akla gelecek herşeyin bireysel (ya da bir grubun) çıkarları adına hunharca kullanılması, haksız kazanç, rant, patronaj… bel altına gelene kadar, bedeni kuşatan uzamı temizlemek adına katedilecek çok fazla (toplumsal) ahlaki durum var(mış).

Aslında ahlakın bu olduğu, şart koşulan denetime tabi biçimi ile töreyi birbirinden ayrıştırmak gerekiyor. Töre ve ahlak içiçe geçmiş kavramlar, hem hukuki hem sosyal hem de politik bocalama burada kendini gösteriyor. Toplumsal sözleşme bir töreye mi dayalı yoksa ahlaka mı? Sonra bilhassa hukuk 21. Yüzyıl’da “toplumun değer yargılarının” aşalandığına ya da onları neyin tehdit edeceğine, töre adına mı yoksa ahlak adına mı karar veriyor yoksa hepsinden arındırılmış objektif bir hukuk adına mı karar vermeli?

Toplumsal ahlakın işbu noktada objektifliğinden bahsetmek saçma, adı üzerinde toplumsal olduğunu iddia eden bir ahlak güneş kadar açık ve net bir nesnelliktir. Aksine bu nesnellik karşısında birey, objektifleşmek için ciddi bir varoluş kavgasına tutuşmaya başlamıştır. Açık ve net, törenin olduğu yerde dinsel kodlar hakim, dolayısıyla törenin ölçütlüğünde seküler bir dünyadan ya da “sivil” bir dünyadan bahsetmek olanaksız. Ahlakı ise toplumsal seviyede tartıp, değerlendirmek törede düşülen hatanın politik ve sosyal bir izdüşümünden öte bir durum değil.

Ha şimdi yoksa birileri bir de etikten mi bahsedecek? Etik denince belki onun hukuksal ve toplumsal dolayısıyla da politik ve kültürel belirleyiciliğinden bahsetmek daha aklı selim bir tutum. Ama nedense orada da Ece Ayhan’ın “etik bu topraklarda nedense hemen hiç oluşmamıştır. Bana becerememişler gibi görünüyor” lafı geliyor aklıma. Ece’nin dem vurduğu bu beceriksizlik, belki de “kavram” ve “olgu” söz konusu olduğu zaman, bizim mahallede kronik bir hastalık olan kavram kargaşasından kaynaklıdır. Törenin, ahlakın, etiğin ve hatta yeryer politika ve hukukun birbirlerine karışıp, cadı kazanına dönmeleri. Bu da 20. Yüzyılın bütünsel travmasının bizim mahalledeki en ciddi kabızlığıdır. O gözü çıkası postmodernizm, tüm çerçeveleri kırıp da çerçevenin hapsettiği herşeyi büyük bir tufanda helak etmişti ya hani Miles Davis, 70’de “cadı kazanına” refere ettiği “orospu kazanı/ Bitches Brew” albümünü yapmıştı ve Sartre da aha işte bu albüm, 20. Yüzyılın kabaca özetidir diye zikretmişti. Bizim mahalle kendi modernizasyon serüveninde, bu cadı kazanını taklit etmeye kalkınca, öyle bir ahlak bunalımına saplanıp kaldı işte. Ece’nin dem vurduğu bu beceriksizlik; zaten oryantalist olan bir anlatıyı daha da oryantal hale getirip buna modern tango demekten farksız. Yok bu kullandığım tanımlar saçmalama değil, aksine mahiyeti yanlış kullanılmış bir sürrealizm gibi düşünün bunu. Bunda da yanlış bir durum yok; ne de olsa sürrealizmi yargılayacak kadar (hukuk zırhını kuşanmış) sürrealist bir ahlak var karşımzda.

Oysa ben, organ nakli gibi ahlaki bir konuda, babasının penisi, oğluna nakledilirse cinsel ilişkinin dini çetelesi babaya mı oğula mı yazılır gibi bir argümanı, bireysel (objektif) ahlaki değerlerimin vahşice ihlal edilişi olarak algılıyorum. Böyle bir argümanla toplumsal ahlak düzeyinde siz, nasıl sürrealist bir cinayet tasarlıyorsunuz, gelip bana bunu ahlaklı ahlaklı anlatın yoksa benim ahlakımı bozuyorsunuz.

Değer yargılarında bulunan ahlak kurallarına uyulmadığı yerde bile uyuluyormuş gibi kendimizi ayarladığımızı söylemek istiyorum. Sokakta yürüdüğümüz zaman hastalığı göremediğimiz gibi insanlığın görünen yüzünün arkasında olabilecek ahlaksızlığı da hesaba katmalıyız…diyordu Bergson. Bu ahlak merasimini, toplumsal diye kılıf biçilip, bireysel ahlaksızlıkları onamak ya da bunları dayatma biçimi olarak okumaya kalkarsak, burada ahlakın başka bir ihlal biçimi ortaya çıkacak. Bir hegemonya olarak ahlak. Ahlak ölçütleri hegemonyaya dönüştüğü an ya da hegemonyanın işleyişi adına vazifelendirildiği an; ahlak naïf bir öğütücüye dönüşür. Henüz baştaki tırnak içinde cinselliğin sınır ihlali durumuna gelmedik bile, demek pornografik çağrışımlara gelene kadar, “ahlak” ve “ahlaksızlığın” ölçütlerini tartışacağımız öbür alanların mahiyeti daha da hayati.

Bu ahlak merasiminin her uzantısının başka bir yerlerde ahlaksızlık olarak yankılanabileceğini göz göre göre toprak altı edemeyiz. Baudrillard’ın ikisi arasında gördüğü doğru orantıyı anımsayın: Ahlaki bir içeriğe sahip tüm protestolarımızla, Kötülüğün, bu her şeyi otomatik bir şekilde tersine çevirme gücünün, ahlaksızlık olarak nitelendirilebilecek büyüleyiciliği arasında doğru bir orantı vardır…Ahlak adına hele ki toplumsal düzeyde yapılacak o “ahlaklı” karşı çıkış “toplumun ahlakını korurken”, bireyin “temel hak ve hürriyetlerinin” üzerine basıp, onları çiğniyorsa, buradaki ahlaki çöküşün kolay bir telafisi olmayacağını kavramakta yarar var. Bir de muhafazakar demokratlığın ahlak biçimi falan derken ideolojik olanla ahlakı birbirine karıştırıp, ortaya yeni bir kavram bocalaması çıkartmamak gerekiyor, mazallah sonra aklıma Weberci bir Protestan Ahlakı falan geliyor, o zaman iş sürrealizmden dekadansa doğru retrospektif bir rota çiziyor, aman ha!

Reklamlar