Yükselen Ağ Toplumu ve ‘Şimdi’yi Anlamak

AngelusNovus

 

Klee’nin, Angelus Novus isimli resminde, bakışlarını ayıramadığı bir şeyden artık uzaklaşmak üzere olan bir melek vardır. Gözleri faltaşı gibi büyümüş, ağzı açılmış ve kanatları havalanmaya hazır şekilde gerilmiştir. Tarih meleği ancak bu şekilde tasvir edilebilir. Meleğin yüzü geçmişe dönüktür. Bizim zincirleme olaylar olarak gördüğümüz şeyleri, o büyük bir felaket olarak görür, bu felaket enkaz üstüne enkaz biriktirip, ayakları dibine savurur. Melek olduğu yerde kalmayı istiyor, ölüleri uyandırmak, parçalanmış herşeyi birleştirmek. Ama cennette bir fırtına kopuyor, melek, bir daha kapatmamak üzere fırtınayı tüm şiddetiyle kanatlarında taşıyor. Enkazlar, önünde göğe yükselirken; fırtına, onu karşı koyamayacağı bir şekilde, arkasını döndüğü geleceğe doğru savuruyor. Bu fırtına bizim ilerleme dediğimiz şeyin ta kendisi.[1]

 

Antik felsefe geleneği için bilgiyi aramak, tartışmak, yorumlamak bütünsel bir eylemdi. Antik Yunan’ın felsefe babalarına baktığımızda; politikadan tıbba, sanattan mühendisliğe, botanikten gökbilime kadar tüm alanlar bir bütün olarak felsefenin kapsamındaydı ki bu dönemde felsefe bilgiyi sevme güdüsüyle, dünyayı bir bütün olarak tanıyıp algılamaya odaklıydı. Modern akademinin, sosyal bilimler ve doğa bilimleri gibi ayrıştırmalara yönelmesi ve çalışma alanını bölünmüş fakülte ve departmanlara göre ayrıştırması bir bakıma Kant’ın kognitif fakülteler ayrımına dayandırılabilir.

Bilgi türlerini sınıflama ve eğitimi bu sınıflandırmalar üzerinden müfredatlandırma da Aydınlanma ertesi ‘insan-merkezci’likle bağıntılı modernizmin farklı alanlarda ürettiği ‘yapıya’ dayalı teorilerle direk ilişkilidir. Marx’ın alt-yapı üst-yapı ilişkisinden, Saussure’ün yapısalcı dil teorisine kadar; dikey bir hiyerarşiye dayalı yapısal örgütlenmeler büyük oranda son iki asırın tüm örgütlenme modellerinde kendini gösterir. Devletin organize olma biçiminden pozitivist toplum tanımlarına, üniversitelerin örgütlenme biçimlerinden aile içi ilişkilere kadar karşımızda açık bir hiyerarşik yapı modeli vardı.

Hiyerarşik yapıları iki temel özelliği içinde barındırır; ilki hiyerarşideki etkin bir aktörün, altında ona bağlı olan diğer tüm formların durumunu belirlemesidir. Diğer özellik ise, bu iki aktör arasındaki ilişkinin tek çizgi üzerindeki sabit bir iletişime dayandırılması- herşeyin bir tür neden sonuç döngüsüyle izah edilmeye çalışılmasıdır. Aslında bu hiyerarşik yapıların geldiği ve tıkandığı en büyük çıkmaz İkinci Dünya Savaşı’ydı ki İkinci Dünya Savaşı ertesi üretilen batı düşüncesi büyük ölçüde bu hiyerarşik yapıların tasviye girişimi olarak okunabilir. Özellikle 60’larda dünya genelinde her alanda görülen kırılmalar ve radikalleşen düşünce üretimi karşıtlıklara dayalı dünya algısını parçalamaya yönelikti. Post-modernizmin kalıpları kırıp, mevcut paradigmaların tuzağına düşmeden yeni bir düşünce üretme biçimine yönelmesi ve Kuhn’un bilim için kullandığı yap-boz çözme durumunun tepe taklak edilmesi, her alandaki hiyerarşik yapılara karşı açık bir meydan okumaydı. Tam da bu noktada, Deleuze ve Guattari’nin Bin Yayla’da, botanikten devşirerek ortaya attıkları rizom/köksap fikri; hiyerarşik yapılara karşı geliştirilmiş en kilit fikirlerden birisi olarak gündeme geldi.

Bin Yayla 1980’de yayınlandığında zaten post-modernizm, modernizm üzerinde hatrı sayılır bir tahribat yaratmıştır. 60’larda kendini gösteren ve 70’ler boyunca her alanda batı toplumlarının töresini zorlayan alt-kültür hareketleri, modernizm içinde insanlığı yaşadıkları dünya, toplum ve çağ üzerinde başka türlü düşünmeye zorluyordu. Bu bağlamda rizom, mevcut hiyerarşik yapıların yerine (ağacın toprak üstü oluşumu gibi), karmaşık, karşıtlıklardan (ikililiklerden) oluşmayan, ucu açık bir (ağacın toprak altındaki kök sapları gibi) ilişki biçimini ifade ediyor.

Hippiler, İkinci Dalga Feministler, Punklar hemen her alt-kültür hareketi, 60’lardaki kırılmaya dek öğütlenmiş izahatların kalıbına uymuyordu. Yine 60’lardaki alt-kültürlere dayalı toplumsal kırılmaları göz önüne alırsak batı kültüründe yeni bir dekadans döneminin başladığını söyleyebiliriz ki bu dekadans kısa zaman içinde 80’lerdeki küreselleşme olgusuyla dünya geneline tohumlarına yavaş yavaş atmaya başlamıştır. 60’lardaki kırılmayla başlayan yeni batı dekadansında Nietzsche’nin uykusundan uyandırılıp, Nazi provokasyonlarından arındırılarak, post-modernler tarafından yeniden okunup, aktif bir biçimde düşüncelerinde kullanılmaya başlanması da kesinlikle bir tesadüf değildir. Bu noktada oluşan yeni toplumsal hareketler hiyerarşik yapıların aksine (karşıtlıklardan arınmış) rizomik bir örgütlenme olarak karşımıza çıkmaya başlıyor.

Rizomik örgütlenme biçimi düşünüldüğünde, Tunus’tan Mısır’a, Wall Street İşgal Eylemleri’nden Gezi’ye kadar 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine ait toplumsal dönüşüm hareketlerinde, eski yapısal öneri ve düşüncelerle izah edilemeyecek, 60 ve 70’lerdeki toplumsal dönüşüm hareketlerine oranla daha girift ve çözümlenmesi daha zor bir başkalaşım var karşımızda.

60 ve 70’lerdeki toplumsal dönüşüm hareketlerinde tek motto, hareket önderi veya mutabık bir arzu etrafında bir araya gelmiş toplulukların aksine 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine ait toplumsal dönüşüm hareketlerinde bir anonimlik mefhumu var karşımızda. Hareketleri oluşturan insanlar arasında tek tipli bir politik aidiyet, tek arzuyu dile getiren bir motto ya da kitlelerin sözcüsü olan tek bir kişi yerine, farklı talepleri olan, farklı mottolara sahip, hatta daha önce bir arada olmaları düşünülmeyecek ideolojiler aynı safta bir araya geliyorlar. Rizomik bir birleşke, hiyerarşisi olmayan yapılar ve ütopyalar yerine şimdiyi savunan farklı ortaklıklar ya da Catells’in enformasyonun yayılmasıyla ilişkilendirdiği ve Ağ Toplum’u olarak vaftiz ettiği yeni bir toplum paradigması var karşımızda.

Herşey internetteki sosyal ağlarda başladı, çünkü bunlar tarih boyunca, iktidarlarının dayanağı olarak iletişim kanallarını tekelleri altına almış hükümetler ve şirketlerin kontrolünün büyük ölçüde dışında kalan özerklik alanlarıdır[2] diyor Castells. İnternet uzayı içindeki sosyal medya alanlarında bir araya gelen insanlar ortaklıklarını kimlikler üzerinden kurmuyorlar ki bu modernizm tarihi açısından alışılmadık bir devrim. Kimlikler ön plana çıkartılmadan kurulan ortaklıklar bize yeni toplumsal paydaların (etnosantrik saplantılardan sıyrılmış olarak) kurulabileceğini gösteriyor.

Toplum içinde kimlikler özelinde varlık gösteren sayısız şebeke var (dini, cinsel, milli, kültürel kimlikler hatta tutulan spor takımından, üyesi olunan sosyal kulüplere kadar). Aslında toplum içinde, salt ya da teke indirgenecek bir kimlikle bugün kendimizi konumlandırmamız imkansız. Öyle ki aynı anda onlarca farklı kimliği üzerimizde taşıyoruz ve aynı anda onlarca şebekeye birden bağlıyız, aynı anda onlarca sıfatla kendimizi içinde bulunduğumuz toplumda konumlandırıyoruz. Bu kimlik şebekeleri arasındaki rizomik ağ ve şebekeler arasındaki devingen ilişkiyle hareket eden eden bir toplumun içindeyiz. Modernizmin evvelce önerdiği (ilerlemeci, bir hedefe yönelmiş, tek-çizgili bir tarih anlayışı olan, büyük anlatılarlar üretip- onlardan beslenen) hiçbir kalıba uymayan bu durumun içinde barındırdığı sıkıntıları olsa da, temelde ortaya çıkmış bu yeni toplumsal ortaklık yeni ve kesinlikle eski modellerle bağdaşmıyor hatta eski modelleri kökünden sarsıyor. Tunus’tan Mısır’a, Wall Street İşgal Eylemleri’nden Gezi’ye kadar 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine ait toplumsal dönüşüm hareketleri göz önüne alındığında sadece batıda değil, dünyanın bir çok farklı noktasında ağ toplumlarının yükselişe geçtiğini söylemek abartılı olmayacaktır.

Foucault’ya göre: devlet/yapı iktidarı değiştilmek isteniyorsa, toplum içinde işleyen çeşitli iktidar ilişkileri de değiştirilmelidir. Yoksa toplum değişmez.[3] Bugün ağ toplumuda tek mottoya bağlı olan, bir önderin ardına takılmış veya tek bir ideolji ütopyasıyla hareket eden insanlardan öte, yapının dönüşümü arzusu etrafında bir araya gelmiş toplulukların bir ortaklığı söz konusu. Bu ağ ilişkisinde tüm bireyler tek tek birer otonom. Bu otonomlar, önce kendi aralarındaki iktidar ilişkisini yeniden gözden geçiriyorlar ki rizomik örgütlenme ve toplumun kendi arasındaki eski hiyerarşik (sınıfsal ayrımlar, ötekilikler, çoğunluk- azınlık ilişkisi, grup hegemonyası vb.) ilişkileri bir kenara bırakıp, toplumsal ilişkiyi yeniden tanımlamaya gitmeleri ve bu fikrin bir çok farklı gelenekten gelen toplum tipinde paralel olarak ortaya çıkmasını ciddiye almalıyız.

Kendi payıma, 21. Yüzyıl’ın ilk çeyreğine ait toplumsal dönüşüm hareketlerinde her ne kadar politik iktidara karşı bir eylem ön plana çıksa da, olgunun özünde yeniden modernizmin hiyerarşik yapılarına karşı topyekün açılmış bir savaş olduğunu düşünüyorum. Nietzsche’nin 19. Yüzyıl’ın hemen bitiminde dile getirdiği “Tanrı’nın Ölümü” de bugün bahsettiğimiz anlamıyla o döneme ait modern yapının tüm değerlerine karşı bir başkaldırıydı, çünkü Nietzsche o değerlerin hepsinin daha başından, kurgulanırken çürük ve yürütülemez olduğunu düşünüyordu ve “Tanrı’nın Ölümü” bir kafirin dine sataşması değildi, bunun çok ötesinde, mevcut hiyerarşik yapının en tepesindeki aktörü işaret edip, meseleyi tartışmaya açmasıydı. Nietzsche’nin 19. Yüzyıl’ın hemen bitiminde tek başına yapmaya kalkıştığı yapı içindeki iktidar biçimini yeniden gözden geçirip, onunla kavgaya tutuşması, bugün ağ toplumu içinde kolektif düzeyde karşımıza çıkıyor. Üstelik yapıya karşı ağlar birleşirken dile getirdikleri talepleri salt romantik/ ütopik politikalarla saplanmış değil aksine ekolojik direnmeden sanatın özerkliğine, cinsel istismaslardan hayvan haklarına kadar onlarca kritik meselede farkındalık çağrılarına kadar bir çok meseleyi sırtına yüklenmiş durumda.

Toplumlarda hala çoğunluk tiranlıkları hegemonyalarını sürdürüyor bu defakto bir durum ama sakatlanmış durumdalar çünkü yükselen yeni ağ toplumunun ortaya koyduğu olgu, eski kalıplarla izah edilemeyecek kadar amorf.

Bu olgu, olay ve kavramlar üzerine düşünüp, harekete geçme eşiğindeyiz. Evet bu bir eşik ve Berardi’nin cognitariat (bilişsel/düşünce-işçisi) olarak tanımladığı sanatçıların, akademisyenlerin, medya üreticilerinin eski kalıplardan sıyrılıp, şimdiyi şimdinin değerleri ile başta tanımlayıp, yorumlaması önümüzdeki yıllar için hayati önem arz ediyor. Bugün ‘direnme’ mefhumu politik bir eylemin ötesinde ontolojik bir mücadeledir. Kentlerdeki biyolojik ve sosyal eşiklerin aşılması, tüketimin biçim değiştirip ekonomik bir bağımlılıktan öte biyolojik bir imhaya dönüşmesi, ekolojinin çöküş eşiğine gelmesi ve daha yüzlerce aciliyet, varlığımızın sadece politik ve ekonomik değil- çevresel, gastronomik, kültürel, biyolojik vb. aynı anda bir çok tehdidin altında olduğunu göstermiyor mu?

 

 

[1] Tarihin Meleği, Walter Benjamin. (Çev: Halil Duranay)

[2] Castells, M. (2012). İsyan ve Umut Ağları. Çev: Ebru Kılıç. Koç Üni. Yayınları: İstanbul

[3] Foucault, M. (2003). İktidarın Gözü. Çev: Işık Ergüden. Ayrıntı: İstanbul.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s